Mektup 120: Sağdan Yaklaştığında

-elmayı kimin verdiğine dikkat etmeli-

Karanlığın daima siyahlara bürünerek geldiğini zannederiz. Oysa bazen safi beyazlar içinde, asil bir lisanla konuşarak, bizi doğrudan yok etmek için değil de aksine yaptığımız şeyin zaten doğru olduğuna ikna etmek için gelir. Doğru olduğuna ikna etmek için... Yanlış mı okudun? Hayır. "Yaptığımız şeyin... zaten... doğru olduğuna ikna etmek için gelir." İşte geldiğini asla göremediğimiz karanlık esas budur. İşte bu, sağdan yaklaşan şeytanın kendisidir!

Asıl savaş iyiyle kötü arasında değil, iyiyle kılık değiştirmiş iyilik arasındadır. Samimi bir şekilde yürünen bir yol ile dramatik bir şekilde yürünen bir yol arasındadır. En kötüsü, maske bazıları için asla düşmez. Hayatımızın tüm mevsimlerini çarpık bir erdemin hizmetinde yaşar, onu ilahi sanırız.

Çoğu insan ayartmayı şehvet, açgözlülük, kıskançlık, oburluk olarak hayal eder. Nadiren onu disiplin, ahlaki berraklık, bağlılık olarak düşünürüz. Peki ne zaman iyilik yapmaya o kadar bağlı kaldık ki yavaş yavaş zalimleştik? Sınırlarımızı o kadar sıkı koruduk ki sevmeyi unuttuk? İyi bir hayat için çok çalıştık ve dostlarımızla hoş bir sohbet fırsatını elimizin tersiyle ittik?

En tehlikeli düşünceler, "Kuralları çiğneyin!" diye bağıranlar değildir. "Onlara gerçekten uyan tek kişi sensin" diyenlerdir. Kötü olmaktan daha çok korkutur bizi enayi zannedilmek. "Gerçeği gören tek azınlık biziz!" fikrinde baş döndürücü bir şey vardır. Diğerlerinin çok zayıf, çok kör, çok dikkatsiz olduğu... İç pusulanın, adaletin ve yüce vicdanın yalnız bizde bulunduğu fikri... En yüce, en iyi kalpli, en masum biziz!

Doğru şeyi yapmanın getirdiği bir tür coşku vardır. Sakin, köklü bir huzur değil; keskin, kimyasal bir sarhoşluk verir. “Ben farklıyım ve diğerlerinden üstünüm.” duygusudur bu. Dile getirmeyiz ancak sessizce arzularız. Her iyilik, kendine “Ben diğerlerinden daha iyiyim.” deme fırsatına dönüşür.

Bu, benliğin kendine putperestliğidir. “Fakat hak ediyorum, çok acı çektim!” Ve kahraman, kötü adama dönüşür. Toplumsa bizi asla cezalandırmaz, aksine alkışlar. Ne kadar severiz yükseklerden bağıranları ve hakkını aramak gayesiyle yola çıkmış zavallıları! Ne kadar severiz kendini savunamayanları savunanı ve adalet kisvesiyle yürüyenleri! Halbuki ne çok çekmişizdir “Sizi kurtaracağız!” diyenlerden...

Bazen hayatın boş, anlamsız, sarsılmaz bir şekilde gri hissettirdiği bir yere ulaşırız. Boşluğun önünde durup "Burada hiçbir şey yok" deriz. Boşluktan güzel bir düşünce doğurabiliriz: "Hayatın içsel bir anlamı olmadığına göre, kendi anlamımı icat edeceğim." İlk başta kulağa cesurca gelir fakat kısa sürede, uydurduğumuz anlam bir yük haline gelir. Artık mesele hakikatin peşinden koşmak değil, kendi hakikatimizi savunmak olur. Amacımız performansa, gelişimimiz mitolojimize dönüşür. Kendi elleriyle putlarını oyanlardan farkımız nedir?

Bunu kabul etmek zordur çünkü bu, en iyi niteliklerimize şüpheyle bakmayı gerektirir. Düşmüşken değil, ayaktayken ve kabarmış koltuklarımızda dürüstlüğümüzü sorgulamak anlamına gelir. Güçsüzün hali bellidir ancak güce kavuşan ahdine sadık kalacak mıdır?

Sözüm ahlaktan vazgeçiş ve niyeti ispatlama çabası değildir, sadece ince bir uyarıdır: Bizimle çok çabuk hemfikir olan, içimizde haklı olduğumuzu fısıldayan o sese dikkat etmeliyiz. Muhakkak Hitler gibi milyonları katledenlerin faşist sesleri de onlara haklı olduklarını fısıldamışlardı. Kendini korumak için öldürmek, insanlığın en masum hatasıdır. Onlar gibi olmadığını mı söylüyorsun? Sana “Nefret ettiğin kim?” diye sorarım şu halde. Nefretine bir bak ve hangi kendini haklı gören sebeple içindeki kötülüğü beslediğinin farkına var!

Bazen asıl sınav, bir şeye inanıp inanmadığımız değil, bizi ele geçirmeye başladığında onu bırakmaya istekli olup olmadığımızdır. “Doğru” taraftan geri adım atmak, erdemimize bakıp "Belki de bunu zırha dönüştürdüm." diyebilmek muazzam bir cesaret gerektirir. Bu alkışsız bir kurtuluştur çünkü gerçek adalet ve iyilik ödül getirmez.

Yorumlar

Popüler Yayınlar