Mektup 127: Yaşamın Olumlanması

Aslına bakılırsa son üç dört aydır buraya yapay zeka yardımıyla yazmış olduğum İngilizce şiirlerimi atıyorum. Kendi kendime yeniden “blogumsu” bir yazı yazmanın ve dördüncü duvarı aşıp kendimle (ya da okurla) konuşmamın uygun olacağını düşündüm. Son altı ayda yaşadığım ve önümdeki altı ayda yaşayacağım deneyimleri aktarmak iyi olabilirdi. Hatta askerlik sürecime bir seneden daha az bir zaman kaldığı için önümüzdeki birkaç yazıyı planladım bile fakat gel gör ki elim emektar harflerime dokunduğunda aslında “aynı anda” ne kadar çok şeyden bahsedilmesi gerektiğini fark ettim.

Herhalde kendimi bildim bileli şu küçük ömrümde beni en çok üzen şey budur: Tek bir yaşamın içine sıkışmak. Esasen, bunun için bir okuyucuyum. Okumak; kurgu dünyaların kapılarını açarak aslında yaşayamadığımız diğer hayatları deneyimlemeyi mümkün kılar. Aşklar yaşamadan aşklar yaşarız, adım atmadan memleketler gezeriz, göz kırparak çağlar aşar ve üfleyerek krallıkları deviririz. Böylece sanat ve kurgu, bedenin sınırlılıklarını aşarak daha fazlasını yapabilmemizi sağlar. Şu küçük ömrümde deneyimleyemeyeceğim ne varsa tam olarak onun peşinden koşarım.

Hatta aynı sebepten bir psikologum. Gerçek bir psikolog gibi görmüyorum kendimi. Bende bir şeyler var. Her şeyi bilmek, her şeyi yutmak istiyorum ve ne var ki anlamıyorum şu insanevladını! Üzüntüleri, sevinçleri, hep bir yabancılık bana. Bakışları ve dokunuşları, tiz sesleri, boş muhabbetleri, dostlukları ve düşmanlıklarıyla bilinmez bir muammalar benim için. Bu soru işaretlerini gidermenin bir yolu olarak da bizzat onları inceleyen bilime, psikolojiye adım atmam gerektiğini düşünmüştüm. Amacım dışındaki her bir gelişim, pastanın üstüne tatlı bir krema oldu sadece.

Tek bir yaşamın içine sıkışmak... Niçin adım eneslerdenbiri? Çünkü onları düşleyip durdum. Çok merak ediyordum! Bu et yığınının içinde tek bir ruh olarak sıkıştığımın belki beş yaşımdan beridir farkındayım. Erken gelişmiş bir ayna benlik mi bu? Ta işte o zamanlardan beri başka birinin gözlerinin arkasından görmeyi merak ederim. Şu durumda en merak ettiğim de yine kendimdir. Acaba benim yerimde başka bir Enes olsa... ne yapardı? Ben... bunu yapmasam yerine başka neler yapabilirdim?

Evet küçüklük yaşımdan beri bunu düşünüyorum. Biraz hastalıklı ve stresli bir düşünce. Paralel evrenleri atamıyorum kafamdan. Rüyalarımda diğerlerini görüyor, kafmaın içindeki gündüzdüşü evrenlerinde kendiliklerimden oluşmuş bir ağacın dalları arasında geziniyorum. Yaşlı ve gür bir meşenin her bir yaprağı birer benmiş gibi... Sylvia Plath’in incir ağacına benziyor. Uzun süre herhalde aynı sebepten hareketsiz kaldım. Müthiş bir stres! Başka evrenleri görebilmek demek, karar verebilmek özgürüğüne sahip olmaktır. Karar verebilme özgürlüğüne sahip olmak demekse kararının esiri olmaktır. Tek bir olasılığın seçimi diğer tüm olasılıkları öldürecektir.

Kaç kendiliğimi öldürdüğümü ben bile bilmiyorum. Bugünkü ben olabilmek için kaçını feda ettim? Muhtemelen biri şimdi yüksek lisans yapıyor. Ah, başka birisi evlenmiş de çocuk sahibi olmuş oğluyla oynuyor. Başka birisi, bilinmeyen kimselerin yatağında uyuyor. Bir diğeriyse bu diyardan göçeli çok olmuş. Bunları düşlemek fuzuli mi? Hangisinin daha iyi ya da daha kötü olduğundan bile emin değilim.

Fakat kıskanmamalı. Sonuçta ben de onlardan biriyim. Buradayım, oturuyorum, bu satırları yazıyorum. Bu satırları yazan ben olmam gerektiğine inanıyorum. Yaşadığım yaşamı Nietzsche’nin istediği kadar olumluyorum. Başıma gelen hiçbir şeye pişmanlık duymadım, hiçbir kararımdan geri dönmedim, en büyük felakete bile bir sineğin kanat çırpışı gibi aşağılarcasına baktım. Başka türlüsünü gözüm göremiyor. Aynı mühim meselelere aynı değeri atfedemiyoruz. Belli ki aykırı olduğum taraf bu.

Bu bana müthiş bir imkan sunuyor: Seçim yapabilmek özgürlüğü hem de bahsettiğim gibi kararlarımın esiri olmadan. Hiçbir yolun geri döndürülemeyeceğin biliyorum ancak yine de önümdeki seçimin de zaten seçmem gereken şey olduğunu düşünüyorum. Şu halde kaderime niçin düşman olayım? Olan, olacaktır. Olmuşla ölmüşe ise çare yoktur.

-

Söylendiği kadar kolay olmadığını belirtmeliyim çünkü her zmaan yukarıda yazdıklarım gibi olgunca düşüncelere sahip değildim. Ortaokul yıllarıma dek gündüzdüşleriyle takıntı derecesinde savaştığımı, lise ve üniversite yıllarımda akıl sağlığımla çok uğraştığımı belirtmekte fayda var. Özellikle lise yıllarımda diğer ihtimalleri sürekli düşünen bir akla sahip olmak, sosyalleşmek için yanıp tutuşan ergenliğimi anksiyete krizleriyle uğraştırıyordu. Hani tek bir cümle bile kurmadan evvel iletişimin nasıl sürebileceğine dair binlerce senaryoyu kafanızda geçirirsiniz ya... Neredeyse her adımımda bunu yaşıyordum. Pandemi yıllarıysa en kötüsüydü. En son hatırladığım, ailem köye gittiği için kırk gün boyunca büyük bir evin içinde yalnız kaldığım ve en son salonda halının üstünde uyuduğumdu (ki bazen bunalınca halının üstünde dümdüz uyuyorum ama konumuz bu değil).

Evet psikiyatristlere ve psikologlara gittim ve evet birçoğunun kapısından geri döndüm. Yine evet ki kendimle kavga da ettim ve duvarları da yumrukladım ve hayır intihar etmedim ya da hiç ilaç kullanmadım. Yaşanılan her şey gibi tüm bunların da önünde sonunda geçeceğinden emindim. Evet, geçmek: Bazen kimliğini bazen çevreyi değiştirmek, bazense hiçbir şeyi değiştirmemek gerektiğini zor yoldan anlamak. Çoğunlukla olduğun şeyle yaşamayı kabullenmek ve çok ciddiyim ki tadını çıkartmak.

Şu durumda iyileştim mi? Halen diğerlerini düşlüyorum, paralel evrenler gözlerimin içinde. Deli gibi durduğumu sanmıyorum. Kimilerinin aksine ben, önüme konan balmumunun gerçekliğinden şüphe duymuyorum. Şu dünyada kaç kişi uçurumun kıyısında gözü kapalı yürürken felsefe yapmıştır ki? Kaç kişi eti ateşte dağlanırken kendi avcılarına gülümseyerek yıldızları izlemiştir? İşte bu üstinsanın bengi dönüşü, amor fati’si ve yaşamı her şeyiyle olumlamasıdır.

Ağlamak ve gülmek, yaşamak ve ölmek: Hepsi ne güzel şeylerdir!

Yorumlar

Popüler Yayınlar