Mektup 128: Dedemin Vefatı Üzerine

Bilincimi ve odağımı kaybediyorum.

Yaklaşık 48 saat önce dedem hastanede yaşamını yitirdi. Ölüm saati 19.45 ve ölüm sebebi organ yetmezliği olarak kaydedildi. Yaklaşık 26 saat önce onu ben yıkadım. Yaklaşık 21 saat önce öğle namazını takriben cenaze namazı kılındı. Ve yine yaklaşık 19 saat önce Ormanlı Köyü’nde onun üstüne ben kürekle toprak attım. Şimdi evimde, çalışma masamda oturmuş yazıyorum.

Konu başından beri sadece dedemin ölümü değildi. Konu ölüm, gelenek, yetiştirme, din, erkeklik, bilgelik ve cesaretti; başından beri konu bunlardı. Dedem şimdi bu saydıklarımın birer sembolü haline geldi. Dünkü yarım uykuların üstüne tam 14 saat aralıksız uyudum ve yaklaşık 11 saattir de bilinçsiz halde avare yaşamaya çalışıyorum.

Dedemin yoğun bakıma kaldırılışını ve birkaç gün ardından ölümünü oldukça doğal karşıladım. Dedemin ölmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Kendisi oldukça yaşlı, kronik rahatsızlıkları olan bir adamdı. Artık yürümüyor, tüm gün oturuyor, geceleri çok az uyuyordu. Son bir haftadır ağrıları artmıştı. Dişlerini ve kulaklıklarını çıkarmış; konuşmayı tamamen reddediyordu. Geceleri ölüm korkusu sebebiyle uyumuyordu. Şekeri kritik sınırı aşmıştı. Gerçekten, dedemin ölmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Aurelius’un dediği gibi başak tanesi olgunlaşıp da çürüyünce nasıl dalından düşerse dedemin de ölümü o kadar kaçınılmazdı.

O gece ev insanlarla dolmaya başladı. Ölüm haberi duyan herkes geldi. Uyku problemi yaşayacağımı adım gibi bildiğim için hiçbir müsamaha göstermeden uykuya gittim. Ne var ki sadece 4 saat uykunun ardından zımba gibi ayağa kalktım. Gecenin 02.00’sinde uyandığımda ışıklar açıktı ama herkes yatmıştı. Duş aldım, her zamanki normal sabahlardan birini yaşadım. Düşünmedim, sadece yapmam gerekeni yaptım ve dümdüz yaşadım. Sonra herkes uyandı, onlar da aynısını yapıp yaşadı. Kahvaltı ettik, hazırlandık, cenazeyi almak için çıktık.

Dayım, babam ve ben arabadaydık. Merhumun kimliği bendeydi. Elime geçer geçmez nedensiz bir dürtüyle hemen fotoğrafını çektim. Herhalde orada suratsız bir veznedar ansızın onu benden alacakmış ve böylece dedemden hiç hatıra bırakmayacakmış diye düşündüm. Aşağıya, meydandaki gasilhaneye gittik. Soğukta temiz bir saat dikildik. 8.30 gibi kağıt işleri açılınca dayım onları halletti ve babam bana dönüp bakmadan “Dedeni yıkamaya sen gir.” dedi.

Arzum bu yöndeydi. Çünkü o bunu teklif etmeden hemen önce aklımdan bu geçiyordu. Dedemi yıkamaya ben girmek istiyordum. Neden bunu bu kadar çok istediğimi hala düşünüyorum. Otopsi uzmanı olamadığım için mi? Ölüye pek mi meraklıydım? Dedeme ölüp bitiyor muydum? Cevabı halen bulabilmiş değilim fakat böylesi en uygunuydu. Dayım panik ataktı ve babam kurban kesiminde bile başını öte yana çeviren hassas bir adamdı. Bense bu işe kesinlikle en harika adaydım. Oğludur diye dayımı da aldılar. “Bu oğlu, bu torunudur.” diye bizi tanıttılar.

Gasilhanenin odasına tabutu taşıdık, kefenli dedemi çıkardık. Kapıyı kapattılar, kefeni kestiler. Avret yerini örtüp de kefeni açtılar. Bilmeyen zanneder ki canlı, diri, dipdiri fakat yalnız uykuda. İşte orada öylece yatıyor, çırılçıplak. Dayımın zor ayakta durduğunu görüp koluna girdim. Dikkatle dedemi ve yıkanmasını seyre başladım.

Yıkayanlar iki beydi. İlkin dedemin ağzına makasla pamuk soktular. Bir hayvanın dolduruluşu gözümde canlandı. Yalnız bu hareket bile orada yatanın aslında dedem değil de boş bir et yığını, belki bir masa belki bir koltuktan farksız, kısaca cansız bir şey olduğunu ispatlar niteliğindeydi. Çünkü insanın, canlı bir insanın, hele de öylece yatan bir insanın ağzına pamuk sokmazdınız. Soksanız zaten uyanır, öğürür, size kızardı. Hele dedem olsa yaygarayı koparırdı. Anladım ki orada öylece yatmakta olan şey benim dedem değildi.

Sonra bolca köpük ve kaynar suyla yıkadılar onu. Yıkadıkları sırada da aynı şekilde, cansız bir eşyayı nasıl yıkıyorsak öyle davrandılar. Başına hele, başına hiç dikkat etmediler. Elbette saygılı davrandılar ama dedemin gözüne, ağzına, burnuna köpük kaçar mı diye hiç düşünmediler. Kafası, burnu, kulağı acır diye hiç nazik davranmadılar. Çünkü insan öyle yıkansa muhakkak bir yerleri acır, söylenirdi. Kaynar su, kaynardı evet tütüyordu, zaten insanın canını yakardı. Dedemin canı yanmadı, uyanıp söylenmedi.

Vücudunu inceledim. Saçları çok güzeldi. Başının derisi, kulakları, dudakları hep çürümüştü. Çevirince gördüm ki kollarında ve sırtında da çürükler vardı. Az önceki muameleden sonra bu çürüklerin onun canını yakıp yakmadığı ihtimali üzerine pek düşünmedim. Fakat kafa derisinde, saçlarının arasındaki çürükleri uzun uzun inceledim. Bunlar, ölümün ardından oluşan “postmortem” dedikleri çürüklerdendi. Diğerleri değil belki ama bunlar kesinlikle öyleydi. Kulakları hele, mosmordu; kışın ayazında donmuş gibilerdi.

Suyu bize uzattılar, bizler de yıkadık. Ellerimizi sürmedik. Dayım biraz su tuttu fakat sonra bana verdi. Ben her yerini, özellikle de yüzünü bolca yıkadım. Herhalde sonsuza kadar bunu yapmaya devam etsem sıkılmam diye düşündüm. Yüzüne, artık diri olmayan ve dedeme ait olmayan o yüze, o kadar çok su tuttum ki… Belki bir umut uyanıp bana kızar, “Hayvan herif, boğuyorsun beni.” der, sonra gülüp şakalaşırız diye bekledim herhalde. Ve uzamış saçımı görüp her zaman dediği “Papaza dönmüşsün.” lafını söyler. Yahut kendimize has selamımızı veririz. Ben başlarım: Müsütoto müsüarram müsükerelos… Ve o tamamlar: Keskes boynoz aftos kerelos!

Bu selam dedemin ta evveli benim kadar gençken yanında çalıştığı, Yahudi bir ustasından öğrendiği sözdü. Gerçek midir hala bilmem ama ona ait imza niteliğinde bir bu söz kaldı. Bunu da böyle olduğu gibi okumaz, bana küçüklüğümden beri okuduğu o savaş destanı şiirleri gibi kalın ve tok bir sesle gürleyerek: MÜSÜTOTO MÜSÜARRAM MÜSÜKEROLOOOOS… Evet işte böyle okurdu. Küçükken ezberlemek için can atardım, şimdi büyüdüm; istesem de unutamıyorum.

İşte kefenlediler, yeniden tabuta koyduk, dışarı taşıdık. Annemler geldiler, yüzünü açıp bir daha baktık. Sonra beni orada yalnız bıraktılar, başında bekle dediler. Belki bir belki iki saat soğukta, başka hiçbir şey yapmadan, bir de ayakta, dedemi bekledim. Tabutun içindekinin dedem olmadığına emindim halbuki fakat yine de dönüp dolaşıp tekrar yeşil beze elimi vuruyor, onunla deli gibi konuşuyor, evet boş bir tabutla konuşuyordum. Diğer dedem de olduğu gibi bu dedemin de ilk Kur’an’ını ben okudum. Arap harflerini unuttum diye yine Türkçe okudum ama Allah’a güvenmekten başka yapacak hiçbir şeyim yoktu. Vakıa Suresi’ni okudum, dedemin cennet denen yeri müthiş beğeneceğini düşündüm. Kendisi müthiş tembel bir adamdı, herhalde cennet gibi bir yerde ancak rahat edebilirdi. Sonsuzca nimetler tam ona göreydi!

Sonrası işte yolculuk. Babam geldi, cenaze aracıyla evin önüne geldik. Selam edip camiye geçtik. Öğleni kıldım, ardından cenaze namazını kıldık. Beni hep en öne aldılar. Dillerinde hep “Bizi de sen yıkayacaksın, korkma.” lafı vardı. “Korkmuyorum.” diyemedim çünkü biliyordum ki onlar da aslında korkanın ben değil, kendileri olduğunun farkındaydı. Herkesin bildiği apaçık söylenmezdi. Bunu öğrenmem, arsız dilimi susturmam, çenemi kapamam 24 yılımı aldı.

Cenaze aracına dayımla bindik, Çatalca’ya Ormanlı Köyü’ne gittik. Yolda uyukladım. Panik atak dayım her seferinde telefonla birini arayıp kavga etti. Babası öldüğü için onu hoş gördüm. Diğer yanımdaki adam tanımadığım biriydi, pek gevezeydi. Benim de dedem öldüğü için onu da hoş gördüm. Bazen sessiz olmak daha iyiydi. Bunu öğrenmem, arsız dilimi susturmam, çenemi kapamam 24 yılımı aldı.

Vardık, bekledik, gömdük, kürekle ben de toprak attım.

Müthiş bir sis, ahmak ıslatan bir yağmur. Fakat öyle çok dikilmişim ki ablam saçlarımın sırılsıklam olduğunu söylüyor. Ben ağlayamadığım için sanırım saçlarım ağlamış, iyi olmuş. Arabada tıklım tıkış döndük. Ablamla baş başa verip yeniden uyuduk. Varır varmaz üstümü değiştirip kendimi yatağa attım, kapımı kilitledim. Bu gerçeklikten kaçmak için yeniden uyudum. Gerçeklik benim için artık ne kadar kabul edilemezse tam 14 saat deliksiz uyudum.

Uyandığımda bir zombi gibiydim, hareketlerim bilinçsizceydi. Sanki ölümü, daha ziyade yaşamı kabullenişim o kadar travmatikti ki bilincimi yitirmiştim. Freud gerçeklik artık kabul edilebilir ve dayanılabilir olmadığında bayıldığımızı veya uykudayken de uyanıverdiğimizi söylüyor. Hangisi artık baş edebilme sınırından çıkarsa hemen diğerine geçiveriyoruz. Şu halde benim için ikisi de, uyku da uyanıklık da baş edebilirlikten çıkmıştı. Uyuyamıyordum fakat uyanık da olduğum söylenemezdi. Dedemin sembollerini düşünüp odamda dört dönüyordum.

İzolasyon süreci çok şiddetliydi. Kimseyle konuşamadım, mesajlara geri dönemedim. Kendimi Youtube, Instagram, sosyal medyalarla bir yere kadar kandırabildim. Müzik artık bayatladı, gündüz düşleri bile eskidi. Kemirmekten ellerimde tırnak bile kalmayınca, parmaklarım acıyıp sızlamaya başlayınca artık kaçmak yerine bu sayfanın başına oturmak mecburiyetinde olduğumu anladım. İtiraf etmeli ki tuşlara basarken halen parmaklarım acıyor.

Dedem niçin bu sembollere dönüştü? Bir kere öldüğü için ölümün sembolü olması kaçınılmazdı. Kendisi unuturdu, geceleri uyumazdı, tembelliğin ve ataletin müthiş bir taraftarıydı. Bunlar sebebiyle şimdi o, dünyaları yok eden ölümün kendisi oldu.

Sonra dedem beni camiye ilk kez götüren kişiydi. Kur’an kursuna o kaydetti, ilk namazımı o öğretti. Bugün dinler üzerine sorgulamamı başlatan, ki beni teşvik etmek için “Sen Kur’an oku ben de senin kitaplarından birini…” diyen oydu. Bu sebeple okuduğu son ve belki tek kitap, bugün kitaplığımda duran, Osman Gazi’nin gençliğini anlatan Yakup Kadri’nin kurgu eseri Osmancık’tı.

Dedem erkekliğin ve yetiştirmenin bir sembolüydü. Erkekçe yetiştirildiği veya bizleri erkekçe yetiştirdiği için falan değil, aksine göçmen bir ailenin anaerkil paradigmasını devam ettiriyordu. Anası ona hamileyken balıkçı babası açık denizde fırtınaya kapılıp ölmüştü. Babasız yetişmiş, yengesinin eline bakmıştı. Anneannemle evlenmesini bile abisi sağlamış, öfkeli anlarında nineme hep pasif agresif tutumlar sergilemişti. Ben küçükken bile onun insanlarla konuşmayı bilmemesinden ya da mutfağa girip bir şey kesememesinden katılarak bahsederdik. 40 yaşından sonra emekli bile olmadan çalışmayı bırakmasını, güzelim Almanyaları bırakıp lanet Türkiyelere gelmesini eleştirirdik. Bugün aslında bütün bunların çevresindeki kadınlardan kaynaklandığını anlıyor ve bunu geç anladığım için tam anlamıyla kahroluyorum.

Anneannem dediği dedik bir kadındı, tipik bir Bulgaristan göçmeni. Belli ki dedemi bu anaerkil tavırlarıyla yıllarca yönetmişti. Sonunda ona hiçbir söz hakkı bırakmamıştı. Hiçbir şey öğretmediği dedemi cehaletle suçlamış, ondan bir nevi intikam almıştı. Bugün fark ediyorum ki dedem mutsuzdu ve yine fark ediyorum ki o duymayan kulaklarına rağmen onunla iletişim kurabilen, onu gerçekten anlayabilen ve biraz olsun iyi hissettirebilen tek kişi bendim. Çünkü daima anlatmak istediği savaş destanlarını, tarih muhasebelerini yalnız bana anlatırdı. Bense biraz anlatan kişiyi susturma cesaretsizliğimden biraz da dedemle vakit geçirmekten hoşnutluğumdan onu öylece dinler, eksik veya yanlış gördüğüm yerleri ona öğretirdim. Dedem belki de hayatı boyunca benim gibi entelektüel bilgi birikime sahip kimse görmemişti, belki kimse onu kaale alıp bu güzel muhabbetine benim gibi katılmamıştı. Şimdi çok geç oldu fakat anlıyorum ki onun tek sohbet arkadaşı, özellikle son dönemlerinde, benmişim.

Şimdi dedem gitti. Hayır, dedem gittiği için kötü hissetmiyorum. Şu görülen donukluk yemin ederim ki insani bir tepkidir. Yoksa ben ölümün bir son olmadığını, doğduğumuz gibi öleceğimizi biliyorum. Aksine, aksine! Ölüm karşısında neşeleniyorum ve, dedemi yıkarken de yaptığım gibi, hep ona gülümsüyorum. İnsanı yaratıcısıyla yeniden buluşturan şeyden insan nasıl korkar, nasıl kahrolur? Aksine önünde saygıyla eğilmeli, onu davul zurnalarla karşılamalı diye düşünüyorum.

Fakat işte bu insani bir tepki ve bende donma olarak ortaya çıkıyor. Ölüm üzerine otomatik düşüncelerim peydah oluyor, onları biraz kontrol altına almaya çalışıyorum. Bana tembellik ettiğimi, yine geç kaldığımı, böyle her ölüm karşısında donacaksam tanıdığım herkesin ölümü sebebiyle en az 200 günümü böyle bomboş geçireceğimi fısıldıyorlar. Daha da kötüsü en sevdiğim dostlarımı, canımdan çok sevdiklerimi de bir gün yıkayacağımı; onların da yüzüne kaynar su dökeceğimi ve saçlarının dibindeki morlukları seyredeceğimi söylüyorlar. Onları duymazlıktan geliyorum ancak hakikati söylediklerini de biliyorum. Ne var ki daha önce de söylediğim gibi herkesin bildiği şeyler söylenmez, ayıptır, arsızlıktır. 24 yaşındaki kafama şunu hala öğretemedim. Umuyorum bir gün öğrenecek, öğrenmese bile çenesi kapanacak.

Yarın işe gideceğim, hayat devam edecek. Bir gün yeniden dikileceğim, yoluma yine devam edeceğim. Ve günler gelince sevdiklerimi yine dedem gibi toprağa koyacağım. Sonra daha da iyisi, toprağa bizzat ben gireceğim. Bundan büyük gurur duyuyorum. Ölebilmekten, sonlu olmaktan, yaşamımın kısalığından ve böylece değerinden gurur duyuyorum.

Ellerimi daha fazla acıtmayacağım. Yapmam gereken donmaksa varsın, biraz daha donacağım. Sonuçta yastığa baş koyup akıttığım gözyaşlarım da, şu donmalarım duvara boş boş bakmalarım da, kemirdiğim ellerimin acısı da… İşte tüm bunların hepsi de dünyayı kurtarmanın ve kahraman olmanın birer parçası. Biz bazen zannediyoruz ki yalnız iyi, güzel, hoş şeyler mücadelenin parçası. Hayır, aksine en çok acılar mücadelenin parçasıdır ve hayır, acılar doğrudan yüzümüze çarpmazlar. Onlar bizim gibi erkekler için çoğunlukla donmalar, stresler, panik ataklar, obsesif düşünceler, takıntılar, tırnak yemeler, dudak ısırmalar, et çimdirmeler, saç yolmalar, hatır hatır sinirle kaşınmalar ve kimse karanlıkta görmezken sessizce ağlamalar şeklinde ortaya çıkar. Görmezden gelinen bazı acılar işte bunlardır ve evet bunlar da kahramana aittir.

Sonuç olarak, dedem öldü. Denilebilir ki başka bir dünyaya taşındı. Bense şimdi ona göre başka, eski bir dünyadayım. Ve burada zaman akıyor. Bu sebeple toparlanmalı ve yola devam etmeliyim. Bana yardım etmeye gönüllü dostlarım varken yardım istemekten çekinmemeliyim. İlmim bana öğretti ki insan her yükünü tek başına omuzlayamaz. Koca ihtiyar dedeciğimin ve peygamberin bile kaldıramayıp boyun eğdiği ölüm hakikatini, benim tek başıma kaldırmak haddime değildir. Muhakkak hakikate boyun eğmeli ve yola devam etmelidir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar